Türkiye’de cep telefonu ile ilk görüşme 1994 yılının Şubat ayında gerçekleşti. Her ne kadar bu imkana o yıl kavuşmuş olsakta, gerek telefonun ve gerekse görüşmenin maliyeti çok yüksek olduğu için ilk yıllarda (1995, 1996, 1997, 1998) sadece belli bir azınlığın faydalanabildiği bir imkandan öteye geçemedi cep telefonu ve onunla iletişim sağlama olayı. Zaten gerekli altyapı da henüz çok yaygın değildi. Ancak hal böyleyken hiç imkanı olmadığı halde “İlla da onu alıp pantolon kemerime monte edeceğim, bilhassa da kalabalık ortamlarda ötüşünü dinletip ‘ulaa kimden geliyor ki bu ses, içimizde bir zengin var olsa gerek’ dedirteceğim” derdinde olan ve bu yolda atı, arabayı, köyü, damı satıp yine de o cep telefonunu denilen muhteşem icadı edinenlerin sayısı da az değildi. İlk gençlik yıllarımıza denk gelen o dönemde, tanışma amaçlı olarak bir kız ile randevulaşan bir arkadaşımın bana muhtemel görüşme saatini verip; “Aman ha gözünü seveyim beni sık sık çaldır” demesi de hiç aklımdan gitmez.

Dünyada seri üretimin, marka ve modellerin süratle çoğalmasına bağlı olarak fiyatların gevşemesiyle 1999, 2000, 2001 yılları, ülkemizde artık hemen herkesin bu harika icad ile tanışıp sahip olduğu yıllardı denilebilir. Lakin telefon herkesin cebine girmiş olsa da onu cepten çıkartıp konuşabilmek her babayiğidin harcı değildi henüz. Zira görüşme ücretleri çok ama çok pahalı idi. Cep telefonu, bir aksesuar ve çok mecbur kalınırsa sms ile veya çok kısa konuşmalarla (cepten sohbet diye bir olay henüz yok) ihtiyacın karşılanacağı bir imkan olabiliyordu ancak.

Cepten sohbet etmek o kadar pahalı ve lüks bir şeydi ki insanlar çeşitli iletişim yöntemleri geliştirmişti bu zorluk karşısında. Mesela maddi durumu çok iyi olmayanlar iyi olanları çaldırır ve kensini aramasını rica ederlerdi. Hatta çeşitli çaldırma yöntemleri geliştirerek her işlerini çaldırma ile çözenler bile vardı denilebilir. Operatörler adeta kaşıkla verip kepçeyle alıyorlar, günün belli saatleri ve sizin seçeceğiniz belli kişiler ile yapacağınız görüşmelerde cazip indirimler sunarlarken kazara buna dikkat etmeyip kapsam dışı aramalar yaparsanız ocağınızı söndüyorlardı. Bu kapsamda akla hayale gelmedik süslü kampanya reklamları her gün ekranlarda önümüze geliyordu… Gelin kaynana kampanyası, kuzenler içi aramada %60 indirim, bacanaklara özel fırsat, eltilere müthiş kıyak, aile içi kampanyası, ikindi vakti ile yatsı arası ararsan %50 indirim (tabi diğer zamanlarda %100 bindirim…) Şafak vakti ile kuşluk arası süper kampanyası vs… Tamam kayınçoyu arayınca indirimden dolayı biraz rahat konuşuyorum da ya benim işim eniştemle ise ne olacak? Tamam Telsim içi şöyle avantajlı da ben aramam gereken adamın önce hangi operatörde olduğunu mu öğrenmeliyim? İndirimli diye adamı seher vakti yatağından kaldırıp sohbet mi edeyim? Kısacası bir yığın saçmalık…

Zaruri konuşma durumunda ise operatör içi görüşmeler bir nebze uygun olsa da operatör dışı ve hele hele sabit telefonları arama durumunda faturalar çok fazla geliyordu. Bir delikanlı karşı operatörden bir kıza vurulduysa yandığının resmiydi! Cep telefonu faturasına çalışan çok genç vardı etrafta!… Yani rehberden adam arayıp “yahu daha 400 dakikam var ve ay sonu geliyor, kiminle geyik muhabbeti yapsam da eritsem, hem de adam gönüllesem” diyeceğimiz günler daha çook uzaklardaydı.

Bu soygun düzeninin sarsılması 1999 veya 2000 yılında İş Bankası ile İtalyan mobil iletişim şirketi TİM’in ortaklaşa aldığı 3. şebeke ihalesi ile başladı. “ARİA” hattı, reklamlarında sert şekilde mevcut 2 operatörün aldatmaca dolu kampanlayalarına vuruyor, bizleri ilk defa “her yöne” kavramı ile tanıştırıyordu.

Daha sonra alıcı çıkmayan 4. hattın ihalesini Türk Telekom “AYCELL” olarak kendisi sahiplendi. Kısa süre sonra da ARİA ile AYCELL birleşerek isimlerinin baş harflerine atfen A(VE)A ismi ile piyasaya girdi. Ve gerçek manada indirimler, her saat ve her yöne kampanyaları birbirini kovaladı. Artık birisini ararken “arıyoruz ama inşallah benim operatördedir, yoksa bu ay da açız” diye düşünme devri hızla sona eriyordu. Bilindiği gibi günümüzün rahat görüşme şartlarını bize sağlayan AVEA hattı da yakın zaman önce TÜRK TELEKOM adını aldı.

1999. 2000, 2001 herkesin cep telefonu edinmeye başladığı yıllardı demiştik. O yıllarda ve takip eden yıllarda yeni modellerin ardı arkası kesilmiyordu. Önceleri hayal olarak görülen ve “yaygınlaşmaz” denilen kameralı telefonların yoğun olarak ceplerimize girmesi ise 2004, 2005, 2006 yılları gibi oldu. Hemen her gün daha kaliteli kameraya sahip olan yeni bir model çıkıyordu.

Ama asıl devrim 2011, 2012, 2013 gibi başladı. Akıllı telefon ile yani!… Herkes ama herkes artık akıllı telefona geçiş yapıyordu.

Baştan beri anlattığımız bu süreçte bizler aynı zamanda “internet” diye bir şey ile de tanışmıştık ve o da günden güne yayılıyordu. Nerdeyse halledemeyeceğimiz iş yoktu internetten. Ancak bunun için bir bilgisayara sahip olmamız ve bir mekanda masa başına oturuyor olmamız gerekliydi.

Akıllı telefonlar ile artık internette cebimize girmişti. Artık her yerde ve her zamanda her türlü bilgiye ve habere anında sahip olabiliyor, bir işimizi halletmek için eve veya ofise gidip bilgisayar başına geçmemiz gerekmiyordu. Nerede ve ne şartta olursa olsun 30 saniye bir boşluk bulan illa o ekrana bir göz atma ihtiyacı hisseder olmuştu. Yeni bir haber var mı? Birisi bana bir şey yazmış mı? Memlekette bir gelişme var mı? Son paylaşımıma beğeni veya yorum gelmiş mi? Maaşım yatmış mı? Öyle ki milyonların gözü önünde televizyonda bir programa davet edilen kişiler bile kurtulamıyor bu saplantıdan. Otobüs bekleyen, birisini bekleyen, işinden az bi boşluk bulan saldırıyor akıllı telefona.

İyi midir, kötü müdür bilinmez bu saplantı. Bakıp göreceğiz nereye varacak bu iş. Hayatımıza getirdiği akıl almaz kolaylıklar saymakla bitmez akıllı telefonun. Resimde paylaştığım telefon ekranına bakınız lütfen. Anlık iletişim için avucumuzun içinde duran şu imkanlara dikkat ediniz.

1) Messenger (İster yazılı, ister sesli-görüntülü anlık iletişim ve dünyanın her yeri ile)
2) Watsapp (İster yazılı, ister sesli-görüntülü anlık iletişim ve dünyanın her yeri ile)
3) E-mail (Dünyanın her yerine anlik evrak-resim-belge gönderme)
4) SMS
5) Telefon

Şunun şurasında, henüz 1990 yılında yani belki bazı yerler için sabit telefonun da olmayabileceği zamanlarda insanların birbirlerine mektup yazarak iletişim kurabildiği (gidiş -ve adam cevabı hemen yazarsa- geliş yaklaşık 20 gün) dönem ile karşılaştırdığımızda daha iyi görüyoruz gelinen mucizevi noktayı.

Elbetteki saymakla bitmeyecek imkan ve kolaylığının yanında saymakla bitmeyecek sorunları da beraber getirmedi değil bu durum. Henüz ortaokul çocuğunun bile eskiden ulaşması/görmesi/bilmesi asla mümkün olamayacak zararlı şeylere ulaşmasının korkunçluğunu düşünün. Aile fertlerinizin, çocukların sizin istemediğiniz kişilerle görüşememesi artık tamamen tarih olmuştur. Baba Erol TAŞ olsa artık odasına giren liseli kızı/oğlu üzerinde zerre denetimi kalmamış demektir. Hergün bu yönde duyduğumuz/gördüğümüz olumsuz haberlerden de örnekler vererek bu yazıyı çok daha fazla uzatabiliriz.

Tabi bu kısımda yazdığımız konu (akıllı telefon ve internet bağımlılığı, getirisi/götürüsü meselesi) başka bir yazıda ayrıca konu edilebilecek, üzerinde uzunca durulması gereken başka bir tarafı işin.

Ben tamamen kendi gözlem, bilgi ve tecrübelerime dayanarak Türkiye’de cep telefonunun ve cep telefonu ile iletişimin gelişim sürecini resmetmeye çalıştım. Bizim nesli (1977 doğumluyum) ve üst nesli biraz olsun yakın geçmişe götürekek biraz da nostalji yapmak istedim.

Konu ile ilgili atladığım, hatırlayamadığım başka ilginçlikler/detaylar varsa da katkı yapılmasından memnuniyet duyarım.

Metin SEVİL