O gece kan ter içinde titreyerek uyandım. Gördüğüm rüyalar karmakarışık ve korkunçtu. Emin ve Edin’in vücutlarından koparak incir ağacının dallarına yapışan parçaları, gözlerimin önünden bir türlü gitmek bilmiyordu.  Bütün gün Zineta ablayı düşünüp durdum.

Kederden siyah saçları bir anda nasıl da bembeyaz olmuştu. İki küçük çocuğu gözlerinin önünde korkunç bir şekilde can vermişti. Bu acıya hangi yürek dayanabilirdi ki acaba?    Mavi çarşaflarla kaplı yatağımın içinde doğrulup oturdum.

Karşımda duran aynadan darmadağın olmuş saçlarıma baktığım sırada pencerenin camları şangır şungur kırılıp yere düştü. Bahçedeki köpeğimiz havlamaya başladı. Bütün vücudum titriyordu. Kapıya hızlı hızlı vuruldu. Odadan hemen dışarı çıktım. “Ne oluyor abla?” diye sordum heyecanla.    “Sakin olun,” dedi Fikret eniştem. “Korkmayın.”    Kapıya bu sefer daha hızlı bir şekilde vuruldu. Hepimiz irkildik. Fikret eniştem herhangi bir tehlikeye karşı bizi korumak düşüncesiyle kendi odasına hızla daldı. Tüfeği kaptığı gibi odadan dışarı çıktı. “O tüfeği aldığın yere koy,” dedi babam sakin bir sesle.

“İstemediğimiz sorunlara sebebiyet vermesin.”    Edina ablam pencerenin perdesini aralayıp dışarı baktı. Bahçede gördüğü manzara karşısında az daha bağıracaktı. Eliyle ağzını kapattı. “Allah kahretsin,” dedi kısık bir sesle. “Bunlar iyice azdılar. Dışarısı Sırp yamyamlarla kaynıyor.”    O anda hepimizin yüreği ağzına geldi. Eniştem elinde tüfekle aşağı kata indi.

“Dikkat et,” diye fısıldadı babam. “Dertleri neymiş, öğrenelim.”    Hep birlikte aşağı kata indik. Edina ablam herkesten önce fırladı, kapıyı açtı. “Bizden ne istiyorsunuz?” diye bağırdı.    Kafasına siyah tül bir çorap geçirmiş adam, ablamın yüzüne sert bir yumruk attı.

Sonra da saçından tutup bahçeye doğru sürükledi.    Fikret eniştem elinde tüfekle bahçeye koştu. Ansızın iki el silah patladı. Ayşa ablamla birbirimizin soluk yüzüne baktık. Birden dışarıda bir çığlık koptu. Edina ablam var gücüyle haykırıyor, feryatlarıyla ortalığı inletiyordu.

Hepimiz büyük bir korkuyla dışarı koştuk. Fikret eniştem göğsünden vurulmuş, cansız halde yerde yatıyordu. Acı dalga tüm bedenimi sardı. Bu, o kadar korkunç bir acıydı ki, sanki çığlık atan ben değildim de bir başkasıydı. Edina ablam, Fikret eniştemin cansız bedeninin düştüğü yere yığılıp kalmıştı.

“Kocamı öldürdüler,” diye ağıtlar yakıp duruyordu.    Annem, kafasına tül çorap geçirmiş katillere doğru hızlıca yürüdü. Delirmiş gibiydi sanki. “Allah’tan korkun,” diye bağırdı işaret parmağını havada sallarken. “Size bir zararı dokunmayan masum insanları neden öldürüyorsunuz!”

Adamlardan biri ileri atıldı. “Kes sesini Balinkura,” dedi.    Adamın hakaret dolu sözleriyle annem büsbütün hiddetlenmişti. “Öyle al sana,” diyerek adamın yüzüne bir tokat attı.    Adam afalladı. Elini önce yüzüne, sonra silahına götürdü. Hepimiz olanları bir filmi ağır çekimde izler gibi izliyorduk.

Silahı anneme doğrulttu ve ateşledi. Birden yere yığılan annemin yanına çığlık atarak koştum, ellerinden tuttum. “Ne olursun ölme,” dedim. “Ne olursun ölme anne.”

***

“Unutmayın ki, Müslümanlar olarak bu bayramda kanlı baklava yiyeceksiniz.” Saraybosna, Nisan 1992